| FİLM ELEŞTİRİSİ: NEFES- VATAN SAĞOLSUN |
|
| Çarşamba, 30 Aralık 2009 17:08 |
|
NEFES: VATAN SAĞOLSUN
İzlemeye başladığınız andan itibaren sonunu bildiğiniz bir film "Nefes: Vatan Sağolsun". Filmin başında, ekranda 1993 yazısını gördüğünüz için değil, işlenen terör konusunun bugün koruduğu güncelliği sayesinde biliyoruz senaryonun sonunu. Bir yüzbaşı komutasında 40 askerin hikâyesini anlatan film, 2365 metre yükseklikteki Karabal Jandarma Karakolunda geçiyor. Orda bulunan askerlere, insanüstü vasıflar yüklenmediğini ya da askerlerin korkmuş gösterilmediğini ancak her birine ayrı bir rol biçildiğini görüyoruz. Alıştığımız duygusal söylemlerin yerine, gerçekçi konuşmaları işleyebilmiş olmasını, filmin büyük bir başarısı olarak değerlendiriyorum. Bu başarısının yanında, olayları bir araya getiriş şekli ve yarattığı ironiler filmi tekrar izleme ve farklı noktalar yakalama isteği uyandırıyor. Terörle mücadelede bugün gelinen noktada, 93 yılından farklı olarak silahlı mücadelenin tek başına çözüm olamayacağını anlayabildik ve nasıl sonuçlar doğuracağını kestiremediğimiz bir açılım sürecine girdik. Bu süreçte bence önemli olan "neden" sorusunun sorulması ve sorunun tespitine daha bilimsel yollarla gidilmeye başlanmasıdır. Bu konuya birtakım inkâr politikalarıyla yaklaşılmasının ya da sorunun kökenini sadece sosyo-ekonomik koşulların olumsuzluklarıyla açıklanmasının yetersiz olduğunu görebiliyoruz. Her sorun için bulduğumuz nedenlerimiz olan "yoksulluk ve eğitimsizlik" elbette ki o bölgenin temel sorunlarından ikisi ama terör olaylarını sadece bu sebeplere bağlamanın ya da o coğrafyayla sınırlandırmanın sorunun çözümüne giden yolda eksik kaldığını zaman içinde kavramış bulunmaktayız. Film boyunca yüzbaşı ile PKK'yı temsil eden "doktor" lakaplı bir teröristin temaslarını ve aralarındaki sorunu kişiselleştirdiklerini görüyoruz. "Doktor" lakabı, teröriste, Hacettepe Tıp Fakültesinden ayrılıp dağa çıktığı için verilmiş. Hatırlatmak için söylüyorum, Hacettepe Tıp Fakültesi, tıp fakülteleri içerisinde en yüksek puanla öğrenci alanıdır. Senaryoda değinilen bu noktanın tesadüfî olmadığını, sorunu sadece eğitimsizlik veya coğrafya ile açıklamaya yönelik bir eleştiri niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Karakolun içerisinde birçok Atatürk resmi bulunduğunu ve karakolun dışında da bir Atatürk büstü ile bayrak direğinin olduğunu hemen hemen her karede görüyoruz. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ da filmi izledikten sonraki açıklamalarında, onu en çok etkileyenin çavuş ile Atatürk büstü arasındaki ilişki olduğunu belirtti. Bu ilişkinin bir alt metin olarak sunulması senaryoyu zenginleştirmiş ancak benim bu ilişkiden çıkarımım, Başbuğ'unkinden biraz daha farklı oldu. 1980 Yılında "Atatürkçülük" adına gerçekleştirildiği iddia edilen darbe sonucunda Türkiye'nin her bir köşesinin Atatürk büstleri ve fotoğraflarıyla donatıldığını biliyoruz. Yine aynı dönemde uygulanan politikaların bugün Kürt kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı kimlik sorununa büyük ölçüde sebep olduğunu ve Marksist-Leninist bir örgüt olan PKK'nın o dönemin sonunda etnik milliyetçi bir tabana hitap etmeye başladığını görüyoruz. Benim kurduğum ilişkiden çıkarımım, askeri bir darbenin, hangi isim adına yapılırsa yapılsın, ülke içerisindeki sağlıklı düşünce ortamını yok ettiği ve dayattığı ideolojinin, yöntemlerinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle tahmin edilemez tepkilere neden olduğu yönünde oldu. Askerlerin dışarıyla olan bağlantılarını sağlayan telefon görüşmeleri ise terörün ülkenin doğusunda yaşanan bir sorunun çok daha ötesinde olduğunu hatırlatıyor. Askerlerin dağdaki tedirgin bekleyişi, onları bekleyen ailelerinin evlerindeki huzursuzluğu oluyor. Türkiye'nin doğusuna vatandaşlık hizmeti olarak, çekilen kura ile kafalarının bir köşesinde hep şehit olacağını düşünerek giden gençlerimiz ve aynı korkuları yaşayan yakınlarının neden biz sorusuna, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne kadar tatmin edici cevaplar verebiliyor? Doğusunun batısından farklı olmaması gereken bir ulus-devlet anlayışını benimsemiş olsak da yaşanan olaylar bunun böyle olmadığı gösteriyor. Bu “şanssız” insanlardan biri değilseniz ise onların dramları sizin çoktan görmeye alıştığınız sahnelerden ibaret kalıyor. Film, alışkın olduğumuz sahnelerin dışına çıkarak "45 saniyelik" ya da 3 satırlık şehit haberlerinin yapamadığını yapıyor ve bizi bu konun insani boyutları hakkında düşünmeye sevk ediyor. Türk sinemasının son zamanlarda cesaret gerektiren ürünler ortaya koyduğunu görüyoruz. "Nefes" de olayların beyaz perde vasıtasıyla nasıl aktarılabileceğini ve anlaşılabileceğini gösteriyor. Türk sinemasının bu artan kalitesine ve başarısına hepimizin destek vermesi gerektiğini düşünüyorum.
Bahar Yalçın
|